Bahçıvan ve Ölüm

İnsanın sevdiği birinin kaybından sonra yazdığı her şey yetersiz kalır. Aytmatov’un cümlesi tamda burada anlam kazanıyor. “İnsan her şeyi anlatamaz, zaten kelimeler de her şeyi anlatmaya yetmez.” İşte ölüm de kelimelerin anlatamayacağı şeylerden yalnızca biri. “Bir ölümü anlatmak, onu yaşamaktan daha kolay değil.”

İbrahim Kalın’ın bir konuşmasında dinlemiştim. Her kelimenin bizde bir yaşanmışlığı vardır diyor. Mesela ayrılık. Bir insan ayrılığı yaşadıysa ve onda öyle tecrübe ettiyse o kelimenin karşılığı o kişi için çok farklıdır. Erken yaşta anne-babasını kaybeden biri ile bir başkasının ayrılık kelimesinden anladığı şey çok başkadır. Her ne kadar birinci dereceden ölümün ne kadar ağır bir yaşanmışlık olduğunu bilmesemde ben burada ayrılığın diğer bir ifadesi olan ölümü de kullanmak istiyorum. Annenin veya babanın ölümü. İnsan hangi yaşta olursa olsun annesini veya babasını kaybetmenin acısını bir ömür içinden atamıyor. Bir de gözünün önünde ölümünün yaklaştığını anbean görüyorsa….

Gospodinov babası öldüğünde 55 yaşında. Ölümünden bir sene sonra bu kitabını yayınlıyor fakat babasının hastalığının başladığı dönem yaşadıklarını yazmaya başlıyor. Hatta kitabının ilk sayfalarında ise şöyle bir cümle kuruyor: “Bu kitabın sonunda başkahraman ölüyor. Hatta sonunda bile değil, ortasında…” Kitabı yazan kendisi evet fakat başkahraman baba…

Bu kitap için çoğu kişi bir yas romanı demiş. Bana sorarsanız bu kitapta yastan çok ölümün bir süreç olarak nasıl yaklaştığını daha net okuyoruz. Babasına kanser teşhisinin koyulması ile başlayan ve kanserin ilerlemesiyle ölümün yaklaşıyor olmasının her gün daha da artan endişesi. Baba günden güne güç kaybediyor, zayıflıyor ve sonunda kendi başına hareket edemez hale geliyor. Ve bu hastalık sürecinde sürekli zihinde eski anılar canlanıyor. Babanın eskisi gibi güçlü, kuvvetli olduğu anılar. Yazar bunları hep yazarak hem anlatarak babasıyla paylaştığı her anı zihninizde canlı tutmaya çalışıyor. 

Baba, türk toplumunda çoğu kişi için hüzünlü bir figür. Herkesin baba dendiğinde içinde acıyan ve kanayan bir noktası mutlaka var. Kimisi sevmiş ama gösterememiş, kimisi sevmiş ama farklı göstermiş, kimi hiç sevmemiş, kimisi kabullenememiş…. Ama anne farklı. Anne hep var. Anne hep güvenilen bir yerde duruyor. Anne gitmiyor. Anne bırakmıyor. Tıpkı Gospodinov’un da söylediği gibi:“…anne hep yanınızdadır, öğle yemeğini hazırlar, hastayken size o bakar, elini alnınıza koyar. anne içinde yüzdüğünüz hava gibidir.” 

Ama sanmayın ki bu sadece bizim kültürümüzde böyle. Bulgar asıllı yazar da kendi toplumunu anlatırken çok benzer şeyler söylüyor. Babasıyla ilgili kurduğu çok güzel bir cümle var kitapta. “Babamın ilk defa, kendi babasına hiç sarılmamış olmasının ne kadar aptalca olduğunu söylediğini duydum, onlarda öğretilen buymuş, duygularını göstermemek, bize karşı da katı olmuş, bunu en sonunda geveleyerek söyledi… Bu küçük bir pişmanlık beyanı gibi bir şeydi.” Babalar her evin başkahramanı fakat çoğu zaman hep arka planda. Büyüklerinde etkisiyle kendi çocuklarını sevmeye çekinen ama torunlarından da sevgisini ve ilgisini hiç eksik etmeyenler. Her zaman güçlü olmak zorunda olanlar. Sadece sevgilerini değil bir çok duyguyu da gizliden yaşayanlar. Hastalıklarını, üzüntülerini, sevinçlerini, acılarını ve hatta mutluluklarını… 

Gospodinov babasının ölümünü anlatırken, kendi kültüründen, aile yapılarından,toplumsal hayattan, manevi kültürden yola çıkarak oluşturuyor eserini. Benim en çok hoşuma giden konu bahçe ve ölüm arasında kurduğu bağ. Bahçe nasıl ki sürekli kendini yeniliyorsa ve bir döngü içindeyse insan da ölümden sonra kendini öyle yeniliyor. Bahçe nasıl ki bakım istiyorsa insan da bakım istiyor. Bahçe nasıl ki baktıkça ve emek verdikçe güzelleşiyorsa insan da kendine emek verdikçe öyle güzelleşiyor. Ölüm insana bir son gibi gözüküyor ama sondan sonra da geride kalan her şey devam ediyor.Bahçıvan ölse bile bahçe canlı kalabiliyor. Yazarında dediği gibi “öyle olaylardan sonra kişisel takvimimiz değişiyor ve yeni çağlar açılıyor.” Hayat bitti zannediyoruz ama geride kalanlar hayatına devam ediyor. 

Son olarak kitapta Gospodinov’un ölüm üzerine kurduğu bir cümle var ki asla zihnimden çıkmıyor “yaşayanlar ölülerin gözleri kapatır, ölüler yaşayanların gözlerini açar.” “Neden hiç kimse başkalarının ölümüyle ne yapmamız gerektiğini öğretmez? Neden kimse bize nasıl ölündüğünü, nasıl ölmemiz gerektiğini öğretmez?”

Ahsen Sena ŞAHİN

DAHA FAZLASINI İSTER MİSİNİZ?

MAİL ADRESİNİ GİR VE BİZDEN HABER BEKLE !

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir