
Hayvanlaşan İnsan, Emile Zola’nın insan doğasının karanlık yönlerini gözler önüne seren çarpıcı bir romandır. Romanın merkezinde, içindeki şiddet dürtüleriyle mücadele eden bir tren makinisti olan Jacques Lantier yer alır. Demiryolu çalışanı Roubaud ve eşi Severine, tutkular, kıskançlık ve ahlaki çatışmalarla şekillenen bir ilişkinin içinde sürüklenirler. Misard, yıllarını eline geçirmeyi hayal ettiği bir servetin peşinde geçiren, bu hırsın içinde tükenen bir karakterdir. Flory ve Phasie Hala ise olayların çevresinde yer alarak romanı genişletir. Tren yolculukları yalnızca bir fon değil, kader, zaman ve insan iradesi üzerine kurulu güçlü bir metafordur. Zola, bu karakterler aracılığıyla insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesini, arzuların ve geçmişin yön verdiği bir yaşamı sorgulatır.
Bir tren hattında kendini arayan hayatlar… Zola bu romanında insan doğasının karanlık yanlarını tren metaforu üzerinden işlerken bizi hem makinist hem yolcu koltuğuna oturtuyor. Bu iki bakış arasında gidip gelirken hayatı kontrol etme isteğimizle yüzleşiyoruz. Kontrol makinistte mi? Trende mi? Yoksa biz sadece bir vagonun içindeki yolcular mıyız? Soru giderek daha derine iniyor: Hayatın kontrolü gerçekten elimizde mi? Direksiyonda kim var?
“Tren rayların üzerindeydi; duramazdı, geri dönemezdi. Jacques, direksiyonun başında değil, trenin içinde sürüklenen biriydi.”
“…tren…. geri dönemezdi.” derken zamanın geri alınmazlığına vurgu yapıyor olmasına karşın kitapta tam aksini kurarken buluruz Zola’yı. Zamanla ilgili bir şeye dikkat çekiyor: Zamanı, arkada bıraktığımız bir şey değil; sürekli omzumuzda bizimle yürüyen bir gölge gibi anlamlandırmamıza sebep oluyor. Eğer biz geçmişimizin ve gelecekte vereceğimiz kararların toplamıysak, “geride kaldığını” sandığımız her anı da bugüne taşımış oluyoruz. Belki de zaman bir çizgi değil; iç içe geçmiş bir döngüdür diye düşünüyor ve bir çizgi üzerinde yürümeyip bir halkanın içinden geçiyoruzdur. Dolayısıyla bir insanın geçmişiyle yaptığı hesaplaşma sadece geleceğini değil, tüm zamanını kim olarak geçirdiğini de belirliyor.
“Raylar onu geleceğe değil, geçmişin karanlık bir döngüsüne taşıyordu.”
“İçindeki canavar, trenin sesiyle birlikte derinlerde kıpırdanıyor, Jacques’e geçmişin hiçbir zaman geride kalmadığını fısıldıyordu.”
Jacques’in hikâyesi tam da bu sorunun etrafında döner. Taşıdığı karanlık dürtülerini gelecekte kontrol altına almak ister ama fark etmeden o dehlizde kaybolur. Geçmiş, sessiz ama inatçı bir yol arkadaşıdır. “Sahip olma” arzusu, onun sandığı gibi geçmişte kalmamıştır; tam tersine her an onunla birlikte yaşayan bir gölge gibidir. Bunu şu ifadelerde net bir şekilde görebiliriz:
“Geçmiş, onun omzuna sessizce elini koymuştu; nereye gitse o el oradaydı.”
Bu arzu, içindeki şiddet eğilimini yeniden yüzeye çıkarır. Sahip olmak, onun dünyasında var etmeyi değil, yok etmeyi çağrıştırır. Sahip olmak ne demektir? Sahip olunanın mahiyeti, sahip olma arzusunun ortaya çıkış şeklini etkiler mi? Üzerine düşünmek belki de hayatın bazı anlarında “sahip olmanın” fark etmeden “yok etmek” eylemiyle eşlendiğini görmemizi sağlayabilir. Bu çerçevede tutkunun yakıcılığına değinir:
“Bir şeyi tutkuyla isteyince, ona zarar vermeden dokunmayı bilmezdi.”
Kendi karanlığından kaçarken, kaça kaça kendine varıyor insan bu romanda. Bu aslında reddettiğimiz, görmek istemediğimiz, kendi kişiliğimizden uzakta sandığımız, hep başkalarına yakıştırıp yargıladığımız yönlerimizin aslında bize ne kadar içkin olduğunu hatta bizimle özdeş olduğunu da gösterir:
“Kaçtığını sandığı şey, her adımda biraz daha içine çektiği karanlığıydı.”
“İnsan bazen karanlığıyla savaşırken onu yenmez; sadece biraz daha derinlere iner.”
Jacques’in şiddete tutkun gölge yanını bastırdığını sandığı, kurtuluş gibi görünen Severine’e duyduğu o aşk… çok geçmeden bir yanılsamaya dönüşüyor, kurtuluşu sandığı şey, karanlığını özgürleştiren oluyor:
“Severine’in varlığı, Jacques’in içinde bastırılmış olanı uyandırıyor, susturmak istediği sesi daha da büyütüyordu.”
Zola burada bir kez daha kontrolün bizde değil, içimizde bastırdığımız o hayvani yanıta ait olduğunu hatırlatıyor. İnsan, tutkularının ve arzularının sandığından çok daha kuvvetli bir biçimde esiri. Jacques bu döngünün içinde kaybolurken, Severine geçmişin elinden kurtulmak istese de onun gölgesinde kalır. Roubaud bir anlık öfkeyle direksiyonu eline aldığını zanneder ama çok geçmeden rayların zaten döşenmiş olduğunu fark eder.
“Roubaud bir anlık öfkenin, bir ömür sürecek sonuçların ipini çektiğini o gece anlamıştı.”
“İnsanlar yalnızca kumanda ettiğini sandıkları bir makinenin içindeki yolculardır.”
Zola, bu karakterler aracılığıyla bize şunu söylüyor galiba: İnsan ne kadar mücadele ederse etsin, geçmişin gölgesini sırtında taşıyor. Tren hızla ilerliyor ama raylar çoktan döşendi. Sevgi bazen dönüştürür ama her zaman kurtarmaz. Ahlak net çizgiler çizmez. Ve hayat, her zaman direksiyonun bizim elimizde olduğu bir yolculuk değildir.
Bence hikâyenin en çarpıcı tarafı, Roubaud ve Jacques arasında gidip gelen bir eksende, hiçbir kararı tam anlamıyla almadan olayların içinde savrulan Severine. Kurban mı? Suçlu mu? Zola bu soruyu kitap boyunca defalarca sorduruyor bize. Belki de bu, hepimizin hayatının bir noktasında kendimize sorduğumuz bir sorudur. Bu nokta bizi ahlakla ilgili sorgulamalara götürüyor: Ahlak neye göre belirlenir? Bir insanın “ahlaklı” oluşunun kıstası ne olmalıdır? Ahlaki sapmalar, ahlakın dışına çıkmak mıdır yoksa onun bir parçası mı? Eğer bütünsel bir ahlak yoksa, kim gerçekten “ahlaklı”dır?
İyiyle kötünün birbirine karıştığı bu gri alanda cevaplar bulanıklaşıyor. Belki de hiç kimse tamamen iyi ya da tamamen kötü değil; belki de hepimiz bir şeyin hem kurbanı hem faili olabiliyoruz.
Belki de yazar, insanın özünde iyi mi yoksa kötü mü olduğu üzerine düsünmemizi istiyor ve tam da bu noktada “iyi” ve “kötü” kavramlarının ne kadar kaygan zeminde durduğunu fark etmemizi sağlıyor. Kendimize “iyi” diyebilmek için gerçekleri eğip bükmek, kendi yanlışlarımıza ahlaki kılıflar uydurmak biz insanlar için ne kadar kolay
Roubaud’un yaptığı da bu. Karısının geçmişinin, ona cinayet için “onurlu bir neden” sunduğuna inanıyor, kendini avutuyor. Aynaya baktığında “iyi ve ahlaklı” bir yüz görüyor. Hikâyenin sonunda ise onun da arzularına teslim olan birine dönüştüğünü görüyoruz. Peki bu onu iyi biri mi yapıyor, kötü mü? Yoksa sadece insan mı?
“Roubaud, yaptığı şeyin haklı olduğuna inanmak istiyordu. Çünkü inanmazsa, kendine bakamazdı.”
“Hiç kimse tamamen masum değildi; kimse de tamamen suçlu.”
“Ahlak, herkesin kendi aynasında gördüğü kadar netti.”
Romanın diğer sessiz ama çarpıcı figürlerinden Misard, tren istasyonunda görevli, sessiz ama içten içe büyük bir hazine arzusuyla yanıp tutuşan bir adamdır. Karısı Phasie Hala’nın sakladığına inandığı paranın izini yıllarca sürer; evin duvarlarını bile didik didik eder ama gerçeğe bir türlü ulaşamaz. Onun arzusu, hepimizin içinde bir yerlerde taşıdığı o ulaşılmaz “idealler”i hatırlatıyor. Elinde olduğuna inandığı bir servetin peşinden koşarken, gerçeğin değil kendi sanrılarının içinde kayboluyor.
“O para yoktu ama Misard vardı; bir ömrü, olmayan bir şeye adamak için.”
Zola, bu satırlarda yalnızca bir adamın saplantısını değil, insanın kendi yarattığı hayallere nasıl esir olabileceğini anlatıyor. Misard’ın servet arayışı aslında körü körüne inancın da simgesidir. Aradığını hep yakınlarında bulacağını sanmanın da.. “Bekledikçe o para büyüdü, büyüdükçe yokluğu daha da ağırlaştı.”
Tanıdık bir durum: Gerçekle yüzleşmektense, bazen kendi kurduğumuz hayallerin peşinde tükeniyoruz. Hakikatin yankısından kaçarken bizi tüketenin “zaman” olduğunu zannediyoruz. Zola, bu karakterler aracılığıyla bize insanın karanlık yanını göstermekle kalmıyor; aynı zamanda o karanlıkla yüzleşmemiz için bizi bir aynanın karşısına da dikiyor. Roubaud’un, Severine’in, Jacques’in gölgelerinde kendi izlerimizi buluyoruz.
Ve sonra düşünmeye başlıyoruz: Zaman, ahlak, arzu, tutku… Hangisini gerçekten kontrol edebiliyoruz? Belki de hiçbiri bizim elimizde değil. Bu yüzden okurken hem romanın içine gömülüyor hem de kendimize dönüyoruz. Bazı yerlerde Zola’ya katılıyor, bazı yerlerde duraksıyoruz. Duygudan duyguya, düşünceden düşünceye geçiyoruz. Roman bir noktada sadece anlatılan bir hikâye olmaktan çıkıyor; insanın her bir karakterde kendisiyle yüzleştiği bir ayna hâline geliyor. İşte tam da bu yüzden, insana bu soruları sordurması bile romanın kıymetini artırıyor. Bu roman bir şiir olsaydı, belki de tam da bu sessiz soruların içinden yazılırdı.
“Bir adam varmış
kendi gölgesinden kaçarmış.
Koştukça gölgesi de koşarmış,
durunca da gölgesi dururmuş.
Bir gün durmuş,
gölgesine bakmış:
‘Benimle geldiğine göre,’ demiş,
‘demek ki sen bensin.’”
— Özdemir Asaf
Özgecan AYDIN DURMUŞ

Bir yanıt yazın