
Bu kitapla ilgili sadece bir iki kelime söyleyecek olsam, anlaşılmamanın ıstırabı derdim. Berglot,
“Anlaşılmamak, hiç var olmamışsın gibi hissettiriyor insana.”diyor ve anlaşılmadığı için ıstırap duyuyor.
Bazen yaşanan olaylardan daha çok, o olayla ilgili hislerimizin ciddiye alınmaması ve gerçekliğin sadece bizim yorumumuzmuş gibi manipüle edilmesi, yaşanan olayın kendisinden çok daha fazla zarar verir. Berglot,
“Benim yaşadıklarım bir ‘yorum’ sayıldı. Oysa onların inkârı bir ‘hakikat’.”
“Gerçek, kimin anlattığına göre şekil alıyordu. Onlar anlattı, ben sustum. Bu yüzden onların anlattıkları gerçek oldu.” diyor o andan sonra susmak istemeyerek..
Aslında mesele kimsenin kendisini anlamamasından ziyade, kimsenin anlamak istememesi ya da bunun için çaba göstermemesi oluyor çoğu zaman. Berglot,
“Onlara anlattım ama anlamadılar. Belki de anlamak istemediler. Anlamak, kabul etmek demekti. Ve onlar hiçbir zaman kabul etmediler.” diyor ve kabul görmüyor.
Üstüne, zorunlu bağların anlamdan yoksunluğu, gönülsüz nezaket yarışının yüceltildiği bir yerde tüm bunların karşısında durup anlaşılmanın savaşını vermek ise epey yıpratır. Berglot,
“Aile denilen şey, bazen sevgi değil, yalnızca bir zorunluluk zinciridir.” diyor,
“Bir bağın varlığı, anlam taşıdığı anlamına gelmez. Kimi bağlar yalnızca hapseder.” diyor ve zincirlerle hapsolduğu bağlardan kurtulmanın kavgasını veriyor.
Kitapta sadece çocuklar arasında paylaşımı sorun haline gelmiş olan bir miras anlatılıyor gibi gelebilir ama mevzunun miras değil, duygular, kabul görmeme, hissettikleri ve düşünceleri yüzünden dışlanma olduğunu çok geçmeden anlıyorsunuz. Berglot,
“İçerideydim ama yok gibiydim. Onların dünyasında bana yer yoktu.” diyor ve varlığını hissedemiyor.
“Onların gerçeği benimkinden büyüktü. Çünkü çoğunlardı. Benim sözüm, onların sessizliğinde boğuldu.” diyor ve gerçekliğinin inkarını gözler önüne seriyor.
Düşünmeden edemiyor insan. Dünyaya gelmiyoruz, getiriliyoruz. Dolayısıyla burada bulunuşumuzun tek sorumlusuymuşuz gibi görülmemiz, ebeveyn ya da bakım verenlerimizin yükümlülüklerinden ve cevabından korktuğu soru sebebiyledir. Bu soru “Beni dünyaya neden getirdin?” olabilir. “Bana bu dünyada ne hazırladın?” olabilir… Pekala artırabiliriz.Berglot,
“Beni bu dünyaya onlar getirdi. Ama burada oluşumun bütün sorumluluğunu bana yüklediler.” diyor ve yükleniyor.
“Hiçbir seçim yapmadım ama her şeyin bedelini ödedim.”diyor ve ödüyor.
Bu bulunuş halinin sorumluluğunu paylaşmak istemeyen bakım verenimiz, bilince eriştiğimizde hissettiklerimizinsorumluluğunu da bölüşmeyecek hatta kendi üzüntü ve kederinden de “bakım verdiği kişiyi, “ebeveynlik yaptığı insanı” sorumlu tutacaktır. Bu duygular ya da soru işaretleri ile boğuşan ama aynı zamanda zorunlu bağların manevi baskısı altında ezilen birey ise anlaşılmaktan öte, duygularından ve sorduğu sorulardan dolayı kendisine kızan, haksızlık eden, hissettikleri sebebiyle pişmanlık duyan, bazen duygularını bastırmaya çalışan birine dönüşür. Berglot,
“Bir insanı susturmanın en kolay yolu, onu görmezden gelmektir. Ve ben sustum.” diyor, susuyor.
Diğer taraftan; duygularını tanıyan, duygusal manipülasyonları gören ve karşı durmaya çalışan, tutumunun arkasında bir birey Berglot;
“Artık onların suskunluğuna teslim olmayacağım.” diyerek teslim olmuyor
“Beni görmemekte direnirlerken, ben kendimi görmeyi öğrendim.” diyerek öğreniyor.
“Kırıldım ama sessiz kalmadım. Sessizlik onların silahıydı, benim değil.” diyerek sessiz kalmıyor.
Tüm bu süreçlerde kendisiyle barışık ve tutarlı da olsa, yaralarının farkında olup sarmaya da çalışsa arkada tamir edilmesi gereken koca bir benlik kalıyor elbette. Çünkü anlaşılmıyor. Anlaşılmamak görünmez olmakla aynı şeydir, alenen reddedilmektir. Berglot,
“Kırıklarımın üzerine ev kurdum ama o kırıklar hâlâ orada.”diyor kırıklar diyarındaki evinden.
“Beni görmediler. Çünkü görmek istemediler. Görselerdi, yüzleşmek zorunda kalacaklardı.” diyor ve görülmüyor..
Anlaşılmamak harap eder…
Berglot kim mi?
Sence?
Özgecan AYDIN DURMUŞ

Bir yanıt yazın