
Yazmak, konuşmak, anlaşılmayı beklemek bir insan için ne kadar önemli değil mi ? Rousseau ne kadar güzel ifade etmiş “Biliyorum, sizleri pek ilgilendirmiyor anlattıklarım. Fakat benim bunları anlatmaya ihtiyacım var.”
Anlatmak bir ihtiyaç, konuşmak bir ihtiyaç. Duyulmak bile bir ihtiyaç. İnsanlar ihtiyaçları karşılanmadığı zaman kendilerini çıkmazda hissediyorlar. Çünkü görülmek insana var olduğunu hissettiriyor. Bu yüzden “Varsın ve kıymetlisin” demenin en güzel yolu bir insanı dinlemek. Kemal Sayar’ın çok güzel bir cümlesi var “Bir insan derdini dinleyen birisini bulursa iyileşir” diyor. Kimsenin kimseyi dinlemediği bir çağda psikologlara olan ihtiyacımızın artmasının sebebi belki de tam olarak budur. Birinin bizi yargılamadan, yorumlamadan, yorulmadan sadece dinlemesi…
Her cümle kalbin bir ihtiyacından doğuyor. Okumak ve okuyabiliyor olmak bu yüzden bu kadar kıymetli. Okumak istediğinizde bir insan, bir cümle, bir kitap, bir çift göz size hiç ummadığınız kapılar açabiliyor. O kapıyı aralayıp içeriye girebildiğiniz zaman orada sizi bambaşka bir dünya bekliyor. Her insan bir dünya…
Peki Rousseau neyden yakınmış olabilir? İnsanların duyarsızlığından mı yoksa duymadığından mı? Neden sesimizi duyuramıyoruz? Neden duyulmak için bu kadar çaba sarf ediyoruz? Tarık Tufan’ın kitabında Jülide ne kadar güzel diyordu: “düşündüğün her şeyi duydum.” Bir insanın düşüncesini duyabilmek ne hoş bir tabir. Ne kadar ince, ne kadar nahif. Kimler birbirinin düşüncesini duyuyor, söylediklerini bile duymazken…..
Ahsen Sena ŞAHİN

Bir yanıt yazın