Kaşık ve Pekmez

Gelin babasının evinden alındığı zaman, yemek yediği kaşık kırılır. Kaşığı kırmadan gelini oğlanın evine getirdin mi nefsi iki de bir onu baba evine çeker. Koca evinde kalıcı olmaz, tatsızlık başlar. Düğün deyip de geçme, ne incelikleri var. Gelini kaşığını kırmadan baba evinden çıkarmayacaksın. Koca evine geldiği zaman da elini pekmeze batırıp eşiklere süreceksin. Neden dersen, söyleyeyim. Koca evinde tatlılık olur, geçim olur, dirlik düzenlik devam eder. Gelin de damat da bir yastıkta kocar giderler. Anladın mı oğlum yavrum?

Şimdi oturduğum yerden şu karşımdakilere bunları söylesem bu ihtiyar kadın delirmiş derler. Ne bunaklığımı koyarlar, ne deliliğimi. Yetmişimi devirdikten sonra ne dilimin gücünü ne sözümün hükmünü bırakmadı bu çocuk torun. Şimdi benim tee küçük oğlandan olma toruna kız istemeye geldik, dizildik sıra sıra. Beni de şuncağız koltuğun ucuna süs bitkisi gibikoydular. Oğlan az ötemde, alacağı kız karşısında, birbirlerini gözetliyorlar. Gözetlemek ne kelime, gözleriyle hamur yoğuruyorlar. Bizim zamanımızda şöyle bakışsan ertesi gün sabahına bütün mahallenin dedikodu hattı yangın yerine döner, mahalle imamı nikah duasını ezberden okumaya başlardı. Ayıp değil mi a kızım, hiç utanma yok mu sende? Bari bir de utanmış numarası yapıp yüzünü yere indirse, o da yok. Ya bizim armut suratlı oğlan? Rahmetli kocam Hüseyin mezardan kalksa da görse şunları, “Bu mu bizim torunun kısmeti?” demezdi; “Bu mu senin yetiştirdiğin torun Hatçe?” derdi, eline de bastonunu alıp beni kovalar gibi yapardı. Öyle bir bakardı ki, ölümden korkmam da ondan korkardım!

Benim gençliğimde elin oğlunun yüzüne değil, gölgesine bile bakılmazdı. Gölgesi duvarın üstünden geçse, kızın anası hemen “kalk kız, çamaşırı içeri al!” derdi. Biriyle nişanlandın mı da düğüne kadar yüzünü görmeyi değil, ismini duysan şükrederdin. Düğün günü şöyle bir bakış nasip olurdu, o da duvak arkasından… Görsen de bulanık görürdün zaten, koca diye eve girince ayılırdın. Bu muymuş benim kısmetim,derdin. Sen bunu diyene kadar düğün dernek dağılmış, millet evinde horul horul uykuya geçmiş olurdu.  

Hele kızın annesi yok mu, tam karşımda oturmuş, yüzünde bir memnuniyet, sevinçten martı olup havalara uçacak. Sanki vezir karısı da kızını veliahta veriyor. Altı üstü benim pısırık oğlanın sidikli Mert’i. Şimdi oturmuşlar fakültede nasıl tanıştıklarından, tatilde gittikleri bilmem ne adasının keçi sütlü dondurmasından, ilk yemekte bir İtalyan restoranında oğlanın kız için çaldırdığı müzikten konuşuyorlar. Benim cefakar gelin yıllar boyu yastık yorgan kurutmaktan balkondan içeri gelemezdi. Neden dersen, söyleyeyim. Bu Mert okula başlayana kadar altına yapardı da ondan. Hem de ne yapmak, itfaiye hortumu gibi. Şimdi oturmuş, ağzını doldura doldura “Ben çocukken astronot olacaktım, hep yıldızlara bakardım”diye anlatıyor. “Ulan senin yıldız dediğin o zaman mutfak lambasıydı, yıldız diye ona bakardın, avanak torun!” desen olmuyor.

Kızın adı Lale; yalan yok Allah övmüş de yaratmış. Lale kız, şu düğün bir kıyılsın da sözlünün çocukluğunu ben anlatayım sana. Şimdi ağzımı açsam nazarını, uğursuzunu ben toplarım; yüzük falan atılır, “bak anne, bak babaanne, dilin durmadı!” diye ihaleyi yine bu ihtiyarın sırtına yıkarlar. Aman Allah esirgesin. Kızın gözleri oğlanda, oğlanın gözleri kızda, benim gözlerim de tansiyondan davul zurna çalıyor, duyan yok. Benim derdim belli: bu evlilikte kaşık kırıldı mı, eşiğe pekmez sürüldü mü, dua payı alındı mı? Bunlar kalkmış, oğlanın çocukluk maskaralıklarını müze gezer gibi anlatıyor. Hele Lale… Gelin değil sanki ailenin büyük dedesi; almış sazı, nutuk kürsüsünden inmek bilmiyor: “Ya aslında Mert’i ilk tanıdığımda pek kanım ısınmadı; böyle değişik bir tarzı vardı…” Ah kızım, ilk bakışta anlamışsın işte bizim oğlanın ne cacık olduğunu! “Sonra arkadaş olduk, ikimiz de mühendislik fakültesindeydik, malum farklı bölümler. Ama kalabalık arkadaş gruplarıyla, çaylar, kahveler derken samimi olduk. Mert sigara içmiyor biliyorsunuz ama o yıllarda bir şey oldu. İki de bir paket alıp millete tutuyor. Kendi içmiyor. Bu böylece devam etti.”

Bak şu bizim çulsuz oğlana! Hep böyleydi bu. Gönlü padişah, kesesi bekar odası.

“Bir akşam sordum. Mert, sigara içmiyorsun, niye paket alıp millete tutuyorsun? ‘Sigarayı sevmem,’ dedi, ‘adını sevdim,’ diye paketi kaldırıp bana gösterdi: Kısa LM. Kaşlarını kaldırıp ‘Lale ve Mert,’ dedi.” ,

Aman evladım, midem helva oldu. Şu bizim oğlandaki cıvıklık pazardaki naylon poşette yok! Bak bizim oğlana, o da gülüyor. “ deli utanmaz, sahibi utanır.” derler ya, o da yok. Herkes katıla katıla gülüyor. Ah Hüseyinim, ne güzel zamanda öteki tarafa göçtün de kurtuldun, beni ne günlere bıraktın… “İşte orada farklı hissettim Mert’e karşı” diyor bir de. İyi halt hissetmişsin!

Kızın babası bana bakar gibi oldu ya dur bakalım.Heyecanlandım bir şey soracak da ben iki çift söz edeceğim diye. Ama yok, gelin susmuyor ki lafa girsin adamcağız. Bakıyor gibi de, sonunda lafa girebildi:

“Allah mutluluklarını bozmasın. Büyükleri olarak da bizlereonların mutluluklarına vesile olmak düşer. Aramızda bizden büyükler de var. Değil mi babanne? Sen ne dersin?”

Ağzın bal yesin, derim. İki saat oldu geleli ‘biz beygiriz, bizden büyük beygir de varmış’ diyen oldu nihayet. Bizim oğlana kurulmuş müstakbel dünürünün yanına, kasım kasım kasılıyor. Şurada da bir anam var, ona da soralım demiyor. Ama bak dünüre, görmüş geçirmiş adam. Bir büyüğümüz var şurada dedi, verdi sözü eteğime. Gelin bakalım şimdi Hasan Ağa’nın yalısına.

“Allah huzur, sağlık versin. Hepsi bizim yavrumuz. Hayırlısı olsun.”

Kız Hatçe, bu muydu diyeceğin? Bir anda dilim lal oldu, tutuldu. Gönlümde geçeni diyemedi. Kimse beni sallamadı, geçiştirir gibi kafa sallarken, biri de tam lafa girecekken durmadım, söyledim:

“Gelin kızımız evden çıkarken yemek yediği kaşık kırılsın da adet yerini bulsun. Bir de evine girince eşiklere pekmez sürülse…” 

Evin salonun da önce buz gibi bir sessizlik oldu. Herkes birbirine bakmaya başladı. Bizim sidikli torun zorundan basmasın mı kahkahayı? Ondan sonra tüm salon kahkahaya boğuldu. 

Bizim oğlan hemen toparlanmak ister gibi araya girdi, yüzünde o meşhur “annem gene başlıyor” ifadesiyle:


“Aman annem benim ya, şimdi kaşık kırma mı kaldı? Dünya değişti.”

Salonda bir kahkaha daha… Benim içimden geçenleri bilseler, gülmeye değil, kaçmaya başlarlardı.

Mert hemen babasının yardımına koştu, utanmaz suratında o gülümsemeyle:


“Babaanne, biz senin geleneklerine saygı duyuyoruz ama şimdi kimse eşiklere pekmez sürmüyor. Pekmez döksen, kayar düşer insan, dava açar düşen!”

Bir kahkaha tufanı daha. 


“ Dava mı açar?” dedim, bak hele şu utanmaza. “Bizim Hüseyin, beni ilk gün gelin diye kapıdan içeri sokarken ayağını eşiğe vurdu da “bereketli olsun Hatçe’m” dedi. Sen  ayağı kayacak diye korkuyon.” Pısırık!

Kahakahaları yavaş yavaş kıkırdamalara dönüştü, karşımdaki Lale de ağzını eline kapatmış, boğazından kahkahalar süzülüyor. Mert’e baktım hâlâ suratında o avanakça gülüş. Gül oğlum gül! Hele bir anlatayım da gör sen. Şu gülüşün yarma suratında donarsa şaşma. Artık sabır sabır dedim de, benim sabrın da bir raf ömrü var. Kızın anası kahvesinden bir yudum aldı, bizim torun beni elinin tersiyle iter gibi konuyu değiştirmek için “biz Lale’yle birlikte büyüdük, birlikte olgunlaştık” deyivermesin mi?

Orada koptum ben. Benim damar orada çatladı. “Olgun mu?”dedim, “Daha geçen ay yoğurdu çatalla yemeye kalktı bu çocuk! Ne olgunu, hâlâ burnunu koluna siler!”

Bir sessizlik çöktü ortalığa, herkesin yüzü sanki dondu. Lale’nin gözleri kocaman açıldı, bizim oğlanın suratı pancar gibi kızardı. Benim gelin anladı benim tandır alev aldı, araya girmeye çalıştı, “anne, lütfen” diye.

“Ne yapayım kızım?” dedim. “Ben bu çocuğu yedi yaşında tarlada kaybettim, köyün keçisi buldu da eve getirdi. Şimdi kalkmış, sevgi kelebeği olmuş, Lale’yle İtalyan müziği dinliyormuş! Bizim zamanımızda müzik dediğin düğünde davul-zurnaydı; o da davulun gürültüsünden koca adayının sesini duymayasın diye çalınırdı zaten.Bu Mert var ya, bir gün okuldan gelirken komşunun horozunun altına elini sokup bir avuç manda tezeği avuçladı. Horoz mu, tavuk mu anlamadı da “ben yumurtayı yakaladım babanne” diye sevine sevine bağırmıştı. Yumurta dediği de bir avuç tezek!”


O sırada kızın babası gülmemek için dudaklarını ısırıyor ama beceremiyor. Gülmemeye çalıştıkça sesi hırlıyor, boğazı titriyor. İçimden de diyorum “oh olsun, biraz da siz utanın.”

Sonra bir sessizlik daha oldu. Kızın annesi konuyu toparlamak ister gibi, “efendim gençler birbiriyle anlamış, sevmiş” dedi. Ben ağzına lafı tıkadım.

“Daha ilkokulla da bitmiyor bunun maskaralıkları. Liseye geçti de akıllandı mı sanıyorsun? Yok! Lisede sabahçıydı, zar zor uyanırdı. Bir gün nasıl uyandıysa üstüne forma giymeden pijamayla gitmiş okula. Fark edince üstüne de kaban çekmiş, kimse anlamaz sanmış. Müdür yardımcısı sıraya dizmiş hepsini, bizimki de arada. Müdür, ‘Şu kabandaki kim?’ demiş, açtırmış kabanı, altından ayıcıklı pijama çıkmış! Bütün okul gülmekten yerlere yatmış”

Mert işte şimdi istediğim mor lahanaya döndü, benim lafıma limon suyu sıkmak öyle mi Mert Efendi? Kızın babası sandalyesinde doğruldu: “Aman efendim, dedi, çocukluk işte, olur öyle…”

“Çocukluk mu?” dedim. “Lisedeyken senden çok sakalı vardı.”

Gerçekten da Kaba Sakal gibi çocuktu. Daha da ne hikâyeler vardı. Anlatmaya anlatacaktım ama sanki arkamda Hüseyin seslendi. O  olsaydı omzuma dokunurdu, ‘tamam Hatçe’m, yeter” derdi. Yeterdi belki de…

Lale’nin annesi yüzünü eline kapadı, Mert’in babası alnını ovuşturdu.
“ Anne.” dedi, “Ne gerek vardı şimdi bunlara?”


“ Gerek mi? Gerek var oğlum, gerek var! Ben kaşık kırmadan bu düğün olmaz dedim, siz dinlemediniz. Şimdi ben kıracağım o kaşığı, gerekirse şu salonun ortasında!”

Ve gerçekten, sehpanın üzerindeki tatlı kaşığını elime aldım. Herkes “yok artık” derken bir ses: çıt!
Kaşık ortadan ikiye ayrıldı.

Bir sessizlik. Sonra Lale’nin küçük yeğeni kahkahayı bastı.
Ardından herkes birden gülmeye başladı ama bu sefer o kahkahalarda hem utanç, hem çaresizlik vardı. Az önce ortadan kaybolan Lale elinde bir şişe kavanozla geldi. “Bu pekmezi kendim yaptım babanne, eve girince mutlaka sen sür eşiklere.” dedi gülerek. “Sürelim kızım, sürelim de tatlılık kalsın.”
Ben arkamı yasladım koltuğa, alnımı kaldırdım. Oh, içim serinledi. Adet yerini buldu, şimdi evlilikleri de pekmez gibi tatlı olur belki. Ama baktım, bizim nankör torun başını iki elinin arasına almış, kaldıramıyor kafasını.

Hikmet ALTUNÇİZME

DAHA FAZLASINI İSTER MİSİNİZ?

MAİL ADRESİNİ GİR VE BİZDEN HABER BEKLE !

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir