
Babaannemin evreninde “12’ye 8” saat değil, meselenin bizzat nabzıydı.
Büyük 12, küçük 8. Bir tür aile içi meteoroloji, bir ev ekonomisinin barometresiydi, günün şenlik mi sükûnet mi olacağını söyleyen gizli bir ana haber bülteniydi. Evdeki akış, çayın rengi ve komşu hakkındaki kanaat, çoğu zaman o manşonun kolu sarmasıyla hükme bağlanırdı. “Kaç çıktı?” sorusu, bir mahkeme kararı bekler gibi sorulurdu bizim evde. “12’ye 8” denirse sofraya bereket, salona hafif bir ferahlık çökerdi. Çünkü o rakam, babaannemin diyarında “Allah bereketini artırsın”ın ölçülü haliydi.
Kahvaltıdan sonra babaannem tansiyon aletini kutsal emanet gibi kutusundan çıkarırdı. Önce kol, sonra dua: “Bismillah.” Manşon şişerdi. Ev, bir anlığına sessizliğe bürünürdü. Manometrede ibre düşerken babaannem gözlerini kısmış, hayat muhasebesini yapardı: “Tuzu azalttık mı, dün akşam dizi çok mu uzadı, komşunun kızı nişanlandı mı?” Bu sorular ev ahalisinin kafasında dönüp dururken manşonun “fossss” sesiyankılanırdı ki ne yankılanma. Evin her duvarında çınlardı. Mahkeme hükmü: 12’ye 8. Babaannem başını hafifçe sallardı: “Şükür, tam kıvam.” Bu kıvam, babaannemin lügatinde bir denge sanatıydı. Fazla sevinci, gereksiz kaygıyı, akşam haberlerini sınırlayan görünmez bir etik kurulu gibi çalışırdı. Çünkü bilirdi: “Büyük” gönle, “küçük” sabra bağlıydı. Büyük çıkarsa lafı kısardı; küçük düşerse çayın rengini açardı. Babaannemin hayatı, bu iki rakamın arasındaki ince sarkacı ayarlamaktan ibaretti.
Bundan ötürüydü ki babaannemin sofrasında tuzluk bir sanık sandalyesi gibi tedirgin dururdu. “Büyük tansiyon arş-ı âlâya yol almasın” diye tuz karneye bağlıydı. Ama bizim sofradaki muhabbet, tansiyon dostuydu; gülüş, limon gibi ekşi tatlıydı; dertleşme, maydanoz misali tazeydi. “12’ye 8” burada sadece damar işi değil, sofra âdabıydı. Eksik tuzun yerini tamamlayan da cümlelerin ölçüsüydü. Pilav bir tutam daha az tuzluysa, ara söz bir tutam daha tatlı olurdu. Yemek tarifinde “göz kararı” vardı hani, onun sofrasında artık gözün kararı, bileğin ölçüsüne emanetti. “Yağın gözü kararırsa kalbin söz hakkı azalır.” derdi. Babaannemin bu cümlesi, hem tıbbı hem terbiyeyi aynı anda tembihlerdi.
Babaannem meteorolojiyle tansiyonu aynı kitaba sığdırmayı da başarırdı. Lodos eserdi, baş ağrısı; poyraz çıkardı, enseye şal. Ama 12’ye 8, evin iç hava kalitesi gibi bir şeydi: Perdeyi açınca giren ışığın tonu ne olursa olsun “Bugün içim ferah” derdi. Aslında demek isterdi ki: Büyük küçükle el sıkıştı, kalp günle anlaşma imzaladı. Kısacası 12’ye 8 evdekilere gezme çıkarırdı, “pazar dolaşması” için ayakkabı cilalanırdı. Büyükle küçüğün dengesi hatrına eskitilirdi ayakkabılar şehrin sokaklarında.
Sabah, akşam, 12’ye 8’lik sükûneti korumak için ilaç kutusunu da minyatür bir ecza cumhuriyeti gibi yönetirdi babaannem. Hap kutusunun kapağı açılırken, mutfağın duvar saati sanki “temkin” çalardı, “su iç” derdi, “boğazına değil, kalbine gitsin.” diye de eklerdi. Doktor “tuzsuz” derdi. O “tuz aklıma gelmesin” diye tuzluğu en üst rafa saklardı. Komşu gelince çay tabağına bir dilim limonu mutlaka atardı. Hem sohbet yumuşasın, hem 12’ye 8 bozulmasın. “Bir adaçayı 12’ye 8 demlenir” derken, aslında “kokusu eve yayılsın, sinir uçların yatışsın” demek isterdi. Zencefil, ağzı yakmasın diye ince kıyılırdı; tarçın çubuğu, sohbetin sopası değil, muhabbetin omurgasıydı. Bilim “yaşam tarzı” derdi, babaannem “yaşam tadı” diye düzeltirdi. 12’ye 8 kadartorunun kahkahası da değerliydi. Bazen ikincisi daha bile etkiliydi. Akşam haberleri tansiyonun en doğal düşmanıydı, dizinin son sahnesi en büyük tehditti. Babaannem akşamki ana haber bülteni sırasında kumandayı, sanki pazarlık masasında tutardı: “Reklamda ölçelim.” Reklama girince manşon yine şişerdi, ülke gündemi bir an babaannemin tansiyonun sonucunu beklerdi. Ekranda yükselen sesler değil, kolda sabitlenen sayılar mühimdi. 12’ye 8 çıkmazsa içerden bir ses: “Birer meyve doğrayayım, sinirimiz yatışsın.” derdi. Çünkü bilirdi: C vitamini ile sakinlik cankurtarandı. En azından ev içi denge bakanı sayın babaannem için öyleydi.
Büyük-küçük dengesi Pazar yerinde de önemli faktördü. Pazarda fiyatlar değil, damar yolları müzakere edilirdi. “Bunun tuzu yok” diye peynirden değil, kaderden konuşurdu. Zeytin seçerken “tansiyonu azdırmasın” diye çekirdeğin edebini, yağın terbiyesini arardı. 12’ye 8 onun alışveriş pusulasıydı. Fazla tuzlu gönül kırardı, fazla yağlı dert çağırırdı. “Az olsun, gönül rahat olsun” deyip yarım kilo alırdı; yarım kilo huzur, bir kilo mutluluk ederdi.
Yıllar geçti. Bir gün küçük torunu akıllı saatinden gösterdi:“Bak babaanne, kalp atışın bu!” Babaannem gözlüğünün üstünden baktı saate benzemeyen saate, dudaklarını büzdü:“Bu mu kalpmiş? Hadi oradan. Kalp dediğin öyle titreşimle değil, geçimle atar yavrum.” Torunu gülerek kolunu uzattı:“Ama bak, tıp böyle diyor artık. Nabız, tansiyon, oksijen; hepsi burada. Ayrıca bu saat dakik, hatasız,” dedi. Babaannem, kendi yadigâr manşonunu kutusundan çıkardı, gururla masanın üstüne koydu: “Hatasız olur mu hiç? Bunda dua var, merhamet var. Seninki şarjla çalışıyor, benimki sabırla.”Manşonu kola takarken gözlerini kısmıştı: “Bismillah. Şimdi bakalım, kim kimi ölçüyor.” Alet “biiip” dediğinde babaannem gülümsedi, torun şaşkınlıkla ekrana baktı. “Ne çıktı biliyor musun?” dedi babaanne, sesini alçaltarak. Torun merakla eğildi. “12’ye 8 yavrum,” dedi göz kırparak.
“12’ye 8” babaannemin ülkesinde sadece bir ölçü değil, yaşamını ayarlamanın zarif notasıydı. Ne sevinci boğar, ne tasayı büyütürdü. Tam kararında bir serinlik, bir iç sükûnu. Fazlanın hoyratlığını, eksiğin telaşını terbiye eden bir eşiğe dönüşürdü. Büyük-küçük dengesinde kurulan sofra gibiydi: tabakta itidal, dilde teşekkür. Belki de babaannem bize şunu öğretirdi: Hayatın tansiyonu, hızın tuzu, sözün yağı vardı. Hepsini kısmayı değil, kıvamına getirmeyi bilene gün bereketli, gece uyku doluydu ve her ölçümün sonunda aynı cümleyle defteri kapatırdı: “Şükür 12’ye 8. Hadi şimdi bir çay koyalım.”
Hikmet ALTUNÇİZME

Bir yanıt yazın